USTAM VE BEN; Bir Postmodern Tarihi Roman Denemesi

290
ustam ve ben
Desen: Gizem Karayavuz

Z. Türkiz Özbursalı

USTAM VE BEN

Elif Şafak
Türkçesi: Omca A. Korugan
466 sayfa
Doğan Egmont Yayıncılık

 

Elif Şafak’ın Ustam ve Ben romanı Çağdaş Edebiyatta Mimarlık kitabına dâhil edip etmeme konusunda en kararsız kaldığımız, son ana kadar muallakta kalan bir kitap oldu.Roman, yazarının İngilizce olarak kaleme alıp Türkçeye çevrilerek ilk yayınlandığı 2013 yılından beri özellikle mimarlık camiasında hoşnutsuzlukla karşılanıp, gerek içerdiği mimari detaylar gerekse de pek çok yerde tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen kurgusuyla tarihçiler ve usta edebiyatçılar tarafından ciddi bir şekilde eleştirildi. Her ne kadar mimarların çoğu kitabı muhatap almadıysa da birkaç meslektaşımız kitaptaki mimari bilgi hatalarını iş edinip çeşitli platformlarda ayrıntılı bir şekilde dile getirdiler.

Ustam ve Ben, geçmişte yaşanmış hem tarihi hem mimari olayları, hem sosyal ilişkileri, kişisel hırsları, entrikaları; devlet yönetimine ait detayları, siyaseti, ekonomiyi velhasıl aklınıza gelebilecek her konuyu kurguya dâhil etmeye; birbiri içine girmiş, saçaklanmış çok sayıda hikâyeyi harmanlamaya çalışan bir kitap; seçici okuyucuda tarihsel olanın, gereksiz detaylarla karmaşık hâle getirilmiş ve bütüne anlamlı bir katkıda bulunmayan anakronik ayrıntılarla sınırları zorlayacak biçimde yeniden yaratılmaya çalışıldığı hissini uyandıran tarihi roman kategorisinden bir kitap. Kuşkusuz bu türden kompleks konuları işleyen pek çok edebiyat eseri daha önceden de yazıldı. Hem tarih hem de özel mesleki konuların araştırılmasına dayanan, özenli, dikkatli, sistematik bir çalışma gerektiren bir kulvar tarihi roman. Ustalık ister, ayrıntılara hâkim olabilme kabiliyeti ister. Daha önce yazılmış başarılı örnekler üzerinde yöntem araştırması ve deneyim ister. Zordur; yazarı bir Eco kadar tarih ve mimarlık tarihine hâkim değilse sıkı bir ön hazırlık dönemi geçirmeden yazılan tarihi romanın, beğenilip başarılı olmasını beklememek gerek.

Kitapla ilgili kısma geçmeden inceleme yöntemi üzerine de birkaç cümle sarf etmek isterim. Yukarıda da bahsettiğim ‘saçaklı’ özelliğinden dolayı bizim aslında ilgi alanımız olan mimari yönü, birbirine âdeta karışmış iplik çileleri gibi kurgulanmış tarihsel fon, toplumsal ve bireysel ilişkilerden soyutlayarak incelemek mümkün olamayacağı için daha geniş kapsamlı bir bakış açısı tercih edilmiş oldu ve adım adım ilerlendi. Belki biraz uzun ve ayrıntılı hatta sıkıcı bir inceleme oldu ama kitap yapısal olarak bunu gerektirdi diyebilirim.

Önce tarihi roman olgusuna bir bakalım ki nereden nereye gelmişiz görelim:

Avrupa’da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan ulusalcılık akımlarıyla birlikte tarihi romanlar da edebiyat alanında boy göstermeye başladı. Önce İngiltere’de başlayan tarihi roman merakının İskoçyalı yazar Sir Walter Scott tarafından yaratıldığı kabul edilmektedir. En önemli eseri olan Ivanhoe yıllar sonra da unutulmamış hem beyazperdeye aktarılmış hem de televizyon dizisi olarak görselleştirilmişti. Yine aynı dönemlerde kaleme alınan Aleksandre Dumas’nın Üç Silahşörleri, Robert Lois Stevenson’un Hazine Adası, Howard Pyle’nin Robin Hood’u da hâlâ aynı heyecan ve keyifle okunmakta. Avrupa’da 19. yüzyıla âdeta damgasını vuran tarihi roman modası Amerika kıtasına ancak İkinci Dünya Savaş’ından sonra ulaşabildi ve çizgi roman şeklinde de önemli bir okuyucu kitlesine sahip oldu.

Türkiye’de ise tarihi roman yazımının başlangıcını ancak Tanzimat sonrasına kadar götürebiliyoruz. Bu yıllarda gerek dünya edebiyatından yapılan çeviriler ve gerekse de yerli yazarların eserleriyle önemli ölçüde tarihi roman yayımlandığını görüyoruz. Sözlü tarih kaynaklarına dayanan anonim Tevârih-i Âl-i Osmanlar (Osmanlı Tarihi), Malkoçoğlu, Battal Gazi ya da Uzun Hasan destanı gibi edebiyat ürünlerinden sonra Namık Kemal, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ahmet Midhat, Albülhak Hamid; daha yakın dönemlere gelirsek, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Refik Altınay, Kemal Tahir, Yavuz Bahadıroğlu, Tarık Buğra, İskender Pala gibi yazarlar da tarihi belgeleri de dikkate alarak tarihi roman alanında eserler vermişlerdir.

Tarih, insanoğlunun geçmiş dönemlerdeki yaşantı ve eylemlerinin, kendi çevresi ve diğer topluluklara olan etkilerinin bir dokümantasyonu olarak tanımlanırsa tarihi romanlar da geçmişe yapılacak yolculuklar için heyecanlı, coşkulu ve keyifli bir rehber olabilirler. Tarihte genel kabul, belge ve kanıtın esas olmasıdır. Edebiyatta ise duygu ve düşünceler, öznel yaklaşımlar, hayaller ön plandadır. Tarih ve edebiyat gibi disipliner anlamda farklı dil ve semboller kullanan iki alanın kesişiminde yer alan tarihi romanın hangi özelliklere sahip olması gerektiği, hangi dil ve yöntemi kullanmasının daha uygun olacağı her dönem çok tartışılır olmuş; genel geçer kurallara, ortak kabullere ulaşılamamıştır.

Genel olarak ‘resmi’ tarihi anlatan kitaplar politik bazen de ahlaki kaygılar nedeniyle tartışmalı, milli duyguları incitme ihtimali olan konuları ya hiç dile getirmezler ya da ‘uygun görülen’ şekliyle anlatırlar. Özellikle çocuk ve gençlere yönelik tarih kitapları çokça kahramanlık hikâyeleri içerir. Bu çocukların yetişkin olduklarında duyabilecekleri bazı tarihsel gerçeklere ön yargılı ve mesafeli olmaları kaçınılmazdır. Sorumluluk sahibi bir tarihçinin ise kanıtlanmış tarihi gerçekliklerle birlikte yazılı kaynaklara girmemiş ancak toplumların kültürel hafızasında kuşaklar boyu canlılığını koruyabilmiş sözlü tarihe de değer vermesi gerekir. Tarihçi, elindeki bilgi hazinesini yorumlayarak veya yorumlamadan eleştirel düşünceye saygılı bir şekilde işler. Analiz ve sentez temelli çalışır, diğer sosyal ve fen bilimlerinden yararlanır. Geçmişimizi en doğru şekilde öğrenebilmenin tek yolu budur çünkü; tarih, kuşkusuz tarih kitaplarından öğrenilir.

Tarihi romanın konusu tarihsel olan olay ve kişilerdir. Ancak her zaman yazar tarihi gerçeklere sadık kalmak gibi bir çaba içinde olmayabilir. Bu da tartışılabilir bir durumdur. Yine de iyi tanımlanmış bir tarihi mekân, doğru tasvir edilmiş tarihsel kişiler ve konuyu zenginleştiren kurmaca karakterler olmazsa olmaz diyebiliriz. Tarihi romanları kabaca birkaç alt türe ayırmak mümkün; tarihi belgelere dayanan, gerçek olay ve kişilerin konu edildiği romanlar, tamamen kurgusal olanlar ya da belirli bir dönemin soy/aile tarihinin hikâyesi gibi… Tarihsel roman, tarih ve edebiyat gibi iki farklı alan arasında bir iletişim, kesişme, birbirine geçme hâli içerdiğinden ve bir edebiyat türü olarak öznel olduğundan, bizi tarihte romanın kullanılması ya da romanda tarihin kullanılması gibi birbirinden ince bir çizgiyle ayrılan iki farklı yöntemle karşı karşıya getirir. Edebiyatın kullandığı araçlar ve yöntemlerle, tarihsel olanı ya da tarihsel olduğu varsayılanı yeniden canlandırmak, yazara sınırsız hayal kurma serüveninde biraz daha dikkatli, özenli, hassas ve insanlığın ortak mirası olan tarihe saygılı olmayı gerektirmektedir.

İncelenen kitabın; Elif Şafak’ın Ustam ve Ben romanının gerek tarihsel zaman ve mekângerekse de tarihi karakterler açısından ele alınış şekli, kitaptaki mimari içerik kadar, hatta daha da fazla irdelenmeye muhtaç olduğu için tarihi roman konusuna değinmeden olmazdı. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanından sonra bütün dünyada olduğu gibi bizde de büyük bir taraftar kitlesi toplayan postmodern tarihi roman yazım şekli Orhan Pamuk’tan Nedim Gürsel’e, İhsan Oktay Anar’dan Elif Şafak’a kadar kültürel yelpazenin farklı yerlerinden pek çok yazar tarafından yaygın olarak benimsendi. 19. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan ‘fantezi’ diye nitelendirebileceğimiz tarihi romanlarla bugün edebiyatta tarih kullanımına hâkim olan postmodern yaklaşımın ürünlerini kıyasladığımızda; ki bu çok kolay da değildir, kurgu ögesinin iyice abartılarak radikal bir tarihsel yeniden yazım eğiliminin kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Ortalama okuyucu kitlesinde büyük bir ilgi gören bu tür popüler romanlar tarihe olan ilgiyi de arttırmış mıdır? Bu tartışılır ama yapısı gereği klasik tarihi romanlarda da zaten var olan kurgu unsurunun çoğu romanda iyice abartılarak tarihsel olanın tahrif edildiğini de kabul etmemiz gerek.

Postmodern tarihi roman yazarı, toplumdaki yerleşik genel geçer kabuller hakkında kuşkular uyandırmaya, yerleşik değerler sistemini sorgulamaya/sorgulatmaya, bilinen resmi tarih söyleminin dışında başka bir tarihin de var olabileceği düşüncesini yerleştirmeyi amaçlar. İnsanoğlunun sınırsız düşünce dünyasına ait fantezilerini farklı bir üslupla dile getirmeye çalışır. Kulağa hoş, sorgulayan beyinlere doğru gibi gelen bu yöntem için dikkat çekilmesi gereken kırmızı çizgi, tarihsel olanı çok iyi bilmek, esnetme sınırlarını abartmamak, tarihsel olanla kurgu olan arasındaki alışveriş ilişkisini doğru planlamak ve her şeyden önce tarihe saygısızlık yapmamaktır.

Şimdi,sıkıcı ansiklopedik girişi sonlandırarak kitaba geçebiliriz:

Kitap, Sultan Süleyman’a armağan olarak bir filbaz eşliğinde Dersaadet’e yollanan bir beyaz fil ve filbazın yolculuk sırasında gemi kaptanı tarafından öldürülmesiyle onun yerine geçen Hintli Cihan’ın hayat hikâyesini konu ediyor. Olayların geçtiği ana mekân Dersaadet; zaman zaman Edirne ve Roma’dan kesitler veriliyor. Kitabın en sonunda ise ilerlemiş yaşıyla Cihan’ı tekrar Hindistan’da, Agra’da görüyoruz.

Cihan İstanbul’a ayak basınca kendini Çota adını verdiği beyaz yavru filin filbazı olarak tanıtıyor ve kitapta adlandırılanın aksine, o tarihlerde Topkapı Sarayı değil, Saray-ı Cedide-i Âmire ya da kısaca Saray-ı Hümâyundenilen Sultan’ın sarayının hayvanat bahçesine yerleştiriliyor. Romanın satır aralarında verilen tarihsel bilgilere dayanarak, İstanbul’a ayak bastığında tarih 1536 ve 12 yaşındadır Cihan. Cihan, burada zaman zaman Harem dışına çıkabilen Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan ve annesi Hürrem Sultan’la tanışma imkânı bulur, hatta Mihrimah’la ‘seviyeli’ bir ahbaplık bile kurarlar. İki yıl sonra kendisinden pek de hoşlanmayan Hürrem Sultan tarafından Çotayla birlikte Boğdan seferine yollanır. Bu sefer sırasında Mimar Sinan’la tanışır ve fili ile birlikte Prut nehri üzerine 13 günde inşa edilip, ordu geçtikten sonra yıkılan köprünün yapımına yardımcı olur. Yazar, Sinan’ın köprü yapımında içi alçıyla kaplanarak su geçirmez hâle getirilen fıçıları kullandığından bahseder. Söz konusu köprünün bataklık bir arazide yüzer bir köprü olduğu biliniyor ancak yapısal özelliklerine dair fazlaca bir bilgimiz yok.

Boğdan seferinden sonra Mimar Sinan mimarbaşının ölmesi üzerine mimarbaşılığa yükseltiliyor ve Cihan bir yandan filbazlığa devam ederken bir yandan da Mimar Sinan’ın yanında çıraklığa başlıyor. Cihan’ın hayvanat bahçesindeki hayatına ilişkin hikâye devam ederken yazar bir yandan da dönemin günlük yaşamı, saray hayatı, salgın hastalıklar, Kanuni’nin içki ve eğlence yasakları, Lütfi Paşa’nın bir fahişeye uyguladığı orantısız ceza ( aslında, kitapta anlatıldığı gibi cinsel organın kesilmesi değil, dağlanması cezasıdır) ve bu nedenle eşi, aynı zamanda Kanuni’nin kız kardeşine uyguladığı şiddet nedeniyle azledilerek sürgüne gönderilmesi gibi pek çok dağınık, yer yer didaktik olabilen bilgiye de ver verilmektedir.

Cihan, Sinan’ın diğer çırakları Nikola, Davud ve dilsiz Yusuf’la birlikte bir yandan mimari eğitimini sürdürürken bir yandan da bilfiil inşaatlarda yer alır. Mimar Sinan’ın eseri olan Şehzade, Mihrimah Sultan, Sinan Paşa, Süleymaniye, Rüstem Paşa, Selimiye gibi önemli camilerin yapımı sırasında onun hep yanındadır. Ebussuud Efendi’nin şeyhülislam olduğu dönemde fetvası doğrultusunda sürekli cami inşa ederler.

Şafak, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii inşaatına müneccimbaşı Takiyeddin’in uygun zamanı işaret etmesinden sonra başladığını yazarak kitaptaki ilk anakronik kaymayı gerçekleştirir. Her ne kadar bu zaman kaymalarını bilerek ve isteyerek yaptığını belirtse de bu yaklaşımın kitaba ne gibi bir katkı sağladığı anlaşılamamaktadır. Bilindiği üzere Takiyeddin (Takiyüddin) 1526 Şam doğumlu, III. Murat’ın meşhur müneccimbaşıdır ve Süleymaniye Camii’nin inşası başladığında henüz müneccimbaşı değildir. Takiyüddin’e kadar olan müneccimbaşı listelerine bakıldığında ise tarih itibariyle Kanuni döneminde müneccimbaşı olarak Mustafa b. Âli el-Mukavvit ismine rastlıyoruz.

Olaylar Cihan’ın Mimar Sinan tarafından Galata’da ikamet eden Simeon’a gönderilmesiyle devam ediyor. Simeon ona İtalyanca öğrenmesini tavsiye ediyor ve ona Dante’nin İlahi Komedyasını hediye ediyor. Avusturya sefiri Busbbecq‘in ressam Melchior Lorichs’i İstanbul’a getirmesi, yazarın Lorichs’e şehrin bir panoramasının yanında Çota ve bakıcısı Cihan’ın da bir resmini yaptırmasını takiben Süleymaniye Camii’nin uzayan inşaatı üzerine Sultan’ın kızgınlığı, Mimar Sinan’ın filin üstüne çıkarak işçilere yaptığı konuşma ki bu konuşmada yazar ne yazık ki Sinan’a cami arazisi için “buralar vaktiyle çorak bir araziydi,” dedirtmiştir; işçi gündeliklerinin arttırılmasıyla inşaatın vaktinde bitirilmesi, Sultan’ın cami açılışında altın anahtarı Sinan’a vermesi gibi kronolojik olaylarla devam eden bölüm “kubbenin altında herkese yer var,” denilerek dinlerin birliği, bütünlüğü vurgulanarak tamamlanıyor.

Sırada Cihan’ın diğer çırak Davud’la birlikte Mimar Sinan tarafından mimari bilgilerini pekiştirmek üzere Roma’ya yollanması var. Burada Michelangelo’yu bulup ona Sinan’ın bir mektubunu vermeleri gerekiyor ama bir türlü sanatçının kâhyasını geçip ona ulaşamıyorlar. Bu sırada Michelangelo San Pietro’nun inşasını devralmış ve selefinin tasarımı hakkında aleni eleştirilerde bulunup, Sangallo’nun mimarisinin acemice ve ışık kullanımının da yetersiz olduğunu söylermiş. Oysa Cihan, Mimar Sinan’ın ölü ya da diri başka mimarlar hakkında ileri-geri konuştuğunu hiç duymamış. Michelangelo, yirmi altı yıl hiç ayrılmadığı çırağı Urbino’nun ölümüyle daha da ketum ve kızgın bir hâle gelmiş, insanlardan hoşlanmaz olmuş. Oysa Sinan, en kaba insanlara bile nezaketle cevap verir, hakaretler karşısında bile hiddetlenmezmiş. Cihan bir an için, “keşke ustamla ben de Michelangelo ve çırağı gibi olsaydık,” diye düşünüyor ama sonra bu düşüncelerinden utanıyor. Bu utancın sebebi herhalde kadınlara olduğu kadar erkeklere karşı da ilgisi olduğu söylenen Michelangelo’nun çırağıyla olan derin gönül bağı olsa gerek. Çırağın ismi yanıltıcı olmasın, Rafael olarak tanınan Rafaello Sanzio da Urbino, Leonardo da Vinci ve Michelangelo’dan çok feyz aldıysa da onların çırağı olmamıştır.

Sinan’ın çırakları sonunda Michelangelo’ya ulaşırlar, ona Sinan’ın mektubunu verirler ve karşılığında bir mektup alırlar ama dönüş yolunda kaldıkları han odasında bir gece vakti her şeyleriyle beraber bu mektup da çalınır ve Dersaadet’e eli boş dönerler.

Cihan, Roma gezisinde inşaat halinde gördüğü San Pietro’yu hem insanı Tanrı’ya hem de Tanrı’yı insana yaklaştırmayı amaçlıyor şeklinde tasvir ediyor.

Tekrar mimarlık serüvenine dönen Cihan, Mihrimah camii yapılırken mesleki olarak ilerliyor ve diğer kalfaların kıskançlıklarını hissetmeye başlıyor. Bu arada Hürrem ölmüş, devlet işlerindeki etkisi ortadan kalkmış, Sadrazam Rüstem Paşa otoritesini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Sinan ve kalfalar hazırladıkları bir su işleri altyapı projesini Sultan’a takdim ederek yapılmasına ikna etmeye çalışırken sadrazamın olumsuz tepkisi ile karşılaşırlar. Sultan kuzeydeki ormana ava gittiğinde ustasından habersiz olarak ikna etmek için Sultan’ın yanına gitmesi üzerine Cihan, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından cezalandırılarak Yedikule zindanına kapatılır. Burada daha önceden karşılaştıkları çeribaşı Balaban kendisine yardımcı olacak ve hayatta kalmasını sağlayacaktır. Burada Al Capone benzeri bir Balaban portresi çiziliyor. Cihan Balaban’dan “ustamdan sonra gördüğüm en akıllı adam,” diye bahsediyor. Yedikule zindanında yer altındaki pis ve karanlık hücrede uzun bir zaman kalıyor. Mekân yerin kat kat altında olarak tariflenmiş ama duvar çatlaklarından içeri su ya da nem değil, ayaz giriyor. Cihan hücresinde dışkılar ve çomakla çizimler yapmaya devam ediyor; ta ki sadrazam onu affedene kadar…

Cihan, affedildikten sonra Mihrimah Sultan’ın gönderdiği araba ile önce hamama gidiyor, sonra temiz elbiseler giyip Mihrimah’ın Boğaz’daki yalısına götürülüyor.

Burada da yine kronolojik birkaç düzeltme yapmak gerekecek. Aslında Rüstem Paşa 1553 yılında azlediliyor; bu tarihte henüz Hürrem Sultan hayatta. Çağatay Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları adlı kitabında Hürrem Sultan’ın Kanuni’ye bir mektup yazarak paşa için merhamet dilediğini anlatıyor. Rüstem Paşa dokuz yıllık sadrazamlıktan sonra iki yıl kadar Üsküdar’da ikamet ediyor sonra 1555-61 arası tekrar sadarete getiriliyor. Mihrimah Sultan’ın konağının boğaz kenarında bir yalı değil, Sultantepe’de olduğu ve Mimar Sinan tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Kanuni döneminde henüz Boğaz kenarında yalı yapılaşmaları başlamamıştı ve günümüze gelebilen en eski yalı da Amcazade Hüseyin Paşa yalısıdır.

Yazar, Zigetvar kuşatmasına fili ile beraber Cihan’ı da gönderir. Sene 1566, Cihan 42 yaşında, Sultan yaşlı ve hasta. Sadrazam Sokollu Sultan’ı file oturtmayı akıl ediyor. Sultan kuşatma sırasında ölüyor, bilinen tahnitleme işlemi gerçekleştirildikten sonra naaşı tekrar filin üstüne yerleştirilerek ölümü askerden gizleniyor. Yeni padişah olarak Sultan Selim başa geçiyor. Mimar Sinan ser mimarlığa devam ediyor. Bu dönemde yazarın bir Eylül akşamı Topkapı Sarayı’nın dış duvarlarındaki gecekondulardan başlayıp Süleymaniye’ye yayıldığını söylediği büyük İstanbul yangını sonrası Mimar Sinan tarafından koyulan ‘yeni imar kanunları’ ile karşılaşıyoruz. Şafak, Sinan’a “yangın bize ders verdi, şehri yeni baştan inşa edeceğiz,” dedirtiyor. Gerçekte kayıtlara göre 19 Eylül 1569’da başlayıp yedi gün gece süren büyük yangının Haliç kıyısındaki Yahudi mahallesinden çıkarak en az üç yüz elli bin evin yanıp kül olmasıyla sonuçlandığı biliniyor. Yeniçeri ağasının hastalığı nedeniyle gelememesiyle yeniçerilerin yağmaya başlaması sonucu yangına gerektiği gibi müdahale edilememiş ve hasar büyük olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet döneminde geliştirilen Hassa Mimarlar Teşkilatı devletin yükselişi ile birlikte önem kazanmış ve özellikle Mimar Sinan döneminde devletin egemen olduğu bütün coğrafyalarda imar işlerini yürütme görevini yerine getirmiştir. Farklı yapı türlerine göre uzmanlaşmış mimarlar merkeze bağlı olarak taşra yerleşmelerinde faaliyetlerde bulunmuş; 16. yüzyılın ortalarından itibaren varlığına şahit olduğumuz şehir mimarları kırsal alandan şehirlere olan göçlerin sonucu artan yapı ihtiyacını karşılama, düzensiz yapılaşmayı önleme ve daha sağlıklı yaşam alanları oluşturma amacıyla görevlendirilmişlerdi. Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye gibi yazılı belgelerde Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleriyle ilgili detaylı bilgilere ulaşabilmemize rağmen dönemin imar nizamnamelerine ilişkin herhangi bir kayıta rastlanmamakta; Mimar Sinan’dan günümüze ulaşabilmiş yazılı imar kuralları bulunmamaktadır. Yapılaşmada kuralların derli toplu olarak yazılı hâle getirilip kanunlaşması ise ancak 1848 tarihindeki ilk Ebniye Nizamnamesi ile gerçekleşecektir.

Sultan Selim döneminde inşa edilen Selimiye Camii, Mimar Sinan’ın ustalık eseri olarak bilinir. Romanda caminin yapım hikâyesi şöyle anlatılmakta: Sultan rüyasında peygamberi görür ve Kıbrıs’ı fethederse büyük bir cami yaptıracağına söz verir. Sultan rüyasını Sadrazam Sokollu’ya anlatır; o da nişancıya bahseder ve bu şekilde kulaktan kulağa yayılarak bütün şehrin haberi olur. Caminin inşaatına başlanır, Kıbrıs’tan gelen ganimet de inşaatın devamını sağlar. Sinan sürekli Edirne’de inşaatın başında değildir. Aynı dönemde Sultan’ın onayıyla Ayasofya’nın tamiratı başlar. Ayasofya’nın etrafını gecekondular sarmıştır ve o bölgede yaşayanlar Ayasofya’nın ihyası için Müslüman evi yıkıldığı gerekçesiyle direnirler. Bu noktada Sinan, “cami, kilise, havra hepsi Allah’ı anmak için yapılır,” diyerek dinler arası anlayış ve uzlaşma mesajları verir. İmar faaliyetleri devam ederken bir yandan baraka ve gecekondular yıkılmakta ama bir yandan da şehre gelenler tarafından yenileri yapılmakta, düzen bir türlü sağlanamamaktadır. Cihan bu karmaşa ortamında bir mimarın görevleri arasında binaları insanların elinden ve geçmişi bugünün hırslarından kurtarmak olduğunu o güne kadar düşünememiş olduğunu hisseder. Yani yazar aslında mimarın böyle bir görev ve sorumluluğu olduğunu vurgulamak istiyor. İlk bakışta felsefi bir içeriği varmış gibi duran ancak biraz düşünüldüğünde sığ bir bakış açısı olduğu anlaşılan bir görev tanımı bu. Bir şehri binalarıyla, meydanı, yolu, altyapısı, yeşil alanı, çiçeği, böceğiyle korumak, tarihsel zenginliklerini güncel palyatif çözümlerle ziyan etmemek tek başına ne bireysel ne de bir meslek mensuplarına biçilebilecek bir sorumluluk alanını tarif eder. Bu hayati sorun her şeyden önce; organize, kolektif, katılımcı, kurumsal, akılcı ve uygulanabilir olma gibi özellikleri gerektiren bir kamusal yönetim sorunudur.

Elif Şafak, genel anlamda kronolojik olarak gelişen kurmaca hikâyeler arasına önemli gördüğü, yaptığı tarihsel araştırmalara dayanan birtakım bilgileri de ekliyor ve bu bilgileri yine kurmaca tali hikâyelerle detaylandırıyor. Bunlara örnek olarak görev süresi dolan Venedik elçisi onuruna Sultan’ın verdiği veda yemeğinde elçinin sadrazama kendi Osmanlı kılığında bir resmini vermesi ve Mimar Sinan’a da oymalı gül ağacından bir kutu içinde deri kaplı Vitruvius’un Mimarlık üzerine on kitabını hediye etmesini gösterebiliriz. Kitabın Latinceden İtalyancaya çevirisini de balyosun kardeşi yapmış.

Kitap, Sultan II. Selim’in hamamda düşüp başını yere çarpmasının ardından 50 yaşında hayatını kaybetmesi ile devam ediyor ve Sultan III. Murad tahta çıktığı gün beş erkek kardeşini boğduruyor. Bu bölüm Cihan’ın gizlice saraya girip şehzadelerin cenazelerini gördüğü ve yeni sultanın Mimar Sinan’a öldürülen çocuk şehzadeler için şanlarına yakışır bir türbe yapmalarının istendiği bölüm. Cihan’a göre yeni Sultan ne dedesi gibi ihtişam düşkünü ne de babası gibi görünüşe önem veriyor. Heybetli camilerden hoşlanıyor ama onun için asıl önemli olan ‘utilitas’ yani işe yararlılık…

Sarayda çıkan yangın ve giriştikleri tamirat işlerinden sonra Cihan, Ramazanda gizlice inşaat alanındaki çeşmeye gidip gelirken dilsiz Yusuf’un foyasını ortaya çıkarır ama deşifre de etmez. Cihan, artık başkalfa olan dilsiz Yusuf’un aslında hem dilsiz hem de erkek olmadığını öğrenmiştir. Cihan’ın Mimar Sinan’la tanıştığında 12, onun çırağı olduğunda da 14 yaşlarında olduğu kabul edildiğinde ve diğerlerinin de aşağı yukarı aynı yaşta olup kendinden daha önce Sinan’ın çırağı olduğu da kitapta belirtildiğine göre; asıl adı Sancha olan İspanyol kökenli Yusuf takma adlı kızın babası tarafından evlendirilmek için bir gemiye bindirildiğinde pek de evlenecek yaşta olmadığı anlaşılıyor. Yazar kitap boyunca kısa zaman dilimlerine çok fazla olay ya da uzun zaman dilimlerine hızlı çekim yapma yöntemini hep kullanıyor. Bu bölümde de  Sancha babası tarafından çok iyi eğitiliyor, zamanla değişik öğretmenlerden mimarlık dahil pek çok konuda ders alıyor, bir akraba oğluyla evlendirilmek üzere bindirildiği geminin korsanlarca kaçırılmasından sonra İstanbul’da esir pazarında bir sazende tarafından satın alınıyor, Müslüman olup Nergis ismini alıyor ancak sazendenin karısı kızı istemeyince sahibi tarafından Mimar Sinan’ın yanına veriliyor. Burada kütüphaneyi kullanabilen ve mimarlığa olan ilgisi artan Sancha uzun uğraşlardan sonra çırağı olmak için Sinan’ı ikna ediyor. Sinan da kadın çırak olamayacağına göre, onu erkek kıyafetlerine sokuyor. Cinsiyeti anlaşılmasın diye dilsiz taklidi yaptırıp, ellerine de eldiven taktırıyor. Sancha, Mimar Sinan’ın en fazla kızı olacak yaşta ve ona âşık; Üstelik de bütün bunlar olurken Sancha hâlâ çocuk yaşlarında… Cihan onun kimliğini öğrendiğinde ise Molla Çelebi Camii’nin inşaatı devam etmekte; yani sene 1583-84, yani ikisi de 60 yaş civarındalar.

Kitabın uzun bir zaman dilimine ve hayli fazla ve detaylı hikâyeye sahip olması nedeniyle zaman zaman durup daha önce değinemediğim bazı konuları belirtmek istiyorum. Mimar Sinan’ın ser mimar olduktan sonra çıraklarıyla birlikte yaptığı hemen hemen bütün yapılarda kuşku uyandıran ölümlü iş kazaları meydana geliyor, bir takım aksiliklerle inşaat faaliyetleri uzuyor. İskeleleri tutan halatların kesilmesinden bir komplo olduğu anlaşılıyor ama olayın failleri bulunamıyor. Mimar Sinan’la ilgili casusluk yapmak için görevlendirilmiş İtalyan mimar Tomaso’nun Yusuf’la olan ilişkisinden Cihan bu komplolarla ilgili yanlış düşüncelere kapılsa da gerçekleri daha sonra anlayacaktır.

Takiyeddin tarafından rasathanenin Tophane sırtlarında inşa edilmesinin tarihi; 1575, bir gecede yıkılışı ise 1580’de. Önce Mihrimah Sultan hayatını kaybeder, Sinan’ın ölüm tarihi ise 1588; Sinan 99,5 yaşındadır. Ustasının ölümünden sonra Cihan içoğlan odalarında ders vermeye başlar. Kalfalardan Nikola vebadan ölmüş, Sokullu Mehmet Paşa Camii’nin inşası sırasında foyası ortaya çıkan ve artık ortalıkta görünmeyen Sancha, Sinan’ın ölümü ile özgür olmuştur. Cihan artık 64 yaşında, Sancha da en az aynı yaşta. Oysaki Cihan’la Sancha’nın Sinan’ın evindeki görüşmeleri sırasındaki diyalogları iki genç insanın arasında geçiyormuş hissini uyandırıyor. O tarihlerdeki yaşam koşullarına göre 60 yaşından fazla bir insanın artık oldukça yaşlı sayıldığını düşünürsek, yazarın Sancha’nın memleketine gitmek üzere gemiye binerken Cihan’a söylettiklerine şaşmamak elde değil. “Belki hâlâ geç değil, çocuğumuz olabilir,” diyor Sancha utanarak. Cihan, “cesaretini senden alan bir kız,” diye cevap veriyor. “Ya da deliliğini senden alan bir oğlan.”…

Kuşkusuz kurgulamada çokça rastladığımız bu türden zamansal hatalar büyük resme bakıldığında göz ardı edilebilirdi; yazar yeni yetme ve ilk romanını yazıyor olsaydı. Ancak, öncesinde de çok satan ve okuyucunun yoğun ilgisine mazhar olmuş deneyimli bir yazardan beklenmeyecek acemilikler olarak sırıtıyor bu ve bunun gibi yazınsal hatalar.

Roman, Mimar Sinan’ın vasiyetine göre kalfalardan Davud’un ser mimar olarak atanması, eski arkadaşı Cihan’a ufak tefek işler vererek onurlandırması ile devam ediyor. Davud’un Vefa semtinde bahçe içinde güzel bir konağı var; keyfi yerinde, şişmanlamış. Cihan’ı evinde ağırladığında dostça davranıyor ama onun amiri olduğunu ima etmeyi de ihmal etmiyor. Cihan Davud’un ustalarının bütün kitap ve çalışmalarını da evine getirdiğini görüyor. Oysa daha sonra Bâbü’s-saade ağasından öğreneceği gibi Sinan bütün kütüphanesini ona bırakmıştı.

Artık Çota da ölmüş ve Cihan iyice yalnız kalmıştır. Filin ölüsü sultanın izni ile teşrih edilmek (anatomik inceleme) üzere Fransız elçisine verilir. Bir süre sonra, ustası ve filinin kaybı ile yasta olan Cihan’ı koruması altına alacağını söyleyen Karanfil Kâmil Ağa’nın hizmetkârları tarafından Hüzünler Hamamı denilen bir kerhaneye götürülür. Cihan burada Mihrimah ile olan yakınlığını ima eden kadınlardan birini kazayla öldürdüğünü düşünerek yardım etmesi umuduyla eski arkadaşı Davud’un yanına gider. Geceyi orada geçiren Cihan, ertesi sabah saklanmak için Edirne yakınlarında bir meyve bahçesi olan Davud’un kayınbabasının yanına gitmek üzere yola çıkar. Edirne yolunda bir zamanlar Roma gezisi dönüşü Davud’la birlikte kaldıkları hana uğrar. Yaşlı hancıdan duydukları ile Davud hakkındaki gerçekleri öğrenecek ve onun aslında dostu olmadığını anlayacaktır. Geri döner, Davud’un konağına gider. Gizlice girdiği evde ustasının çizimlerini incelerken taslakların üzerindeki bazı işaretler görür. Bunlar başlarına gelen kazaların yerlerini gösteren; daha doğrusu kaza süsü verilen komploların yapılacağı yerleri gösteren işaretlerdir. Ancak Cihan Davud tarafından suçüstü yakalanır. Sırlar ortaya dökülür.Eski arkadaşın itiraflarıyla, inşaatlar sırasındaki kazaların ve ‘kentsel dönüşüm’ bölgesinde yaşayanların ustaya duyduğu kin ve nefretin sebebinin aslında Davud’un tezgâhları olduğu ortaya çıkacaktır. Davud sadece inşaat yapmak istediğine inandığı, yaptığı yapıları kullanacak olanların kimler ve ne durumda olduğunu hiç düşünmediğini söylediği ustasına yıllarca kin besleyip planlar yapmıştır. Yazarın mimar Davud Ağa’ya söylettikleri yanında Cihan’ın kendisini İstanbul’a getiren kaptanın zorlamasıyla yaptığı ufak tefek hırsızlıklar ve Hint şahı tarafından gönderilmiş olduğu yalanı o kadar masum kalıyordu ki…

Bu kadar şey öğrendikten sonra Davud’un Cihan’ı sağ bırakması düşünülemezdi kuşkuşuz. Cihan, Davud’un adamları tarafından yakalanarak dalgaların sesini duyabildiği bir kulübeye hapsedilir. Kaç gün geçtiğini bilemediği bir süre sonra hırsızlık yapmak için içeriye giren haydutlar tarafından bulunur. Tesadüf odur ki haydutların başı daha önceden de birkaç kere yolunun kesiştiği ceribaşı Balaban’dır. Onlarla birlikte Çingenelerin obasına gider, hırpalanmış bedeni iyileştirilir, kendine gelir. Bir zamanlar, fili Çota kızışma dönemine girdiğinde Balaban’ın obasındaki dişi fille çiftleştirilmiş ve zaman içinde Cihan’la Balaban iyi birer dost olmuşlardır. Cihan burada Çota’nın bir yavrusu olduğunu öğrenir. Penç adı verilen beyaz fil Çota’nın oğlu fırtına bulutu gibi gri renklidir ve kafasını annesinin karnına sürterken Cihan nazikçe bebeği okşar. Kitabın zamansal kurgusu içinde basit bir hesapla en az 30 yıl önce gerçekleşmiş bir çiftleşmenin ürünü hâlâ bebek olmamalıydı değil mi?

Cihan artık aradığı şeyin saadet değil hakikat olduğunu anlamıştır. Öğreneceği son birkaç şey için Mihrimah Sultan’ın dadısı Hesna Hatun’u Gözden Düşmüşler hanesi denilen cariye eskilerinin sığındığı bir binada bulur. Kendi isteği ile burada bulunan Hesna Hatun, Hürrem’e kızgınlığını, Mihrimah’a aşırı düşkünlüğünü ve bu nedenle onun, sultan babasının daha fazla ilgisini çekmek için yaptığı tertiplere ortak oluşunu; Cihan’ın ustasıyla birlikte gerçekleştirdikleri inşaat faaliyetlerindeki aksilikleri, kazaları hep Mihrimah’ın planladığını ve Davud’un da onlara yardım ettiğini anlatır. Yazarın; histerik, hırslı, kötücül üstelik de Mihrimah’ı Kanuni ile kendisinin kızı olarak hayal eden bir karakter olarak yeniden kurguladığı Hesna Hatun’un kucağına takıntılı ruh halini daha da pekiştirmek için öldükten sonra içi doldurulmuş kedisi Kakule’yi oturttuğunu görüyoruz. Cihan, Hesna Hatun’dan aslında Mimar Sinan’ın kendisinden sonra ser mimarlık için onu önerdiğini ama vasiyetnameyi değiştiren Davud’un ser mimar olduğunu öğrenecektir. Yaptıkları için Hesna Hatun’un da kendince gerekçeleri vardır. Çünkü Mihrimah’ı çok sevmiştir, Hürrem sevgili sultanını hep yanıltmış, sultana oğullarını öldürtmüştür. Çünkü İbrahim Paşayı öldürtmüştür, Mihrimah’ın Rüstem’le evlenmesine sebep olmuştur. Çünkü yaptıklarına karşılık padişahın canı biraz sıkılsın istemişlerdir… Sultan Süleyman ölene kadar devam ettirdikleri bu tertipleri sonra gözünü hırs bürüyen Davud devam ettirmiş ve istediği makama ulaşmıştır. Duydukları karşısında büyük bir öfkeye kapılan Cihan kadını öldürmeyi düşünmüş olmasına rağmen sadece kucağındaki cansız kediyi ateşe atmakla yetinip oradan uzaklaşırken yaşlı kadın arkasından “İnşallah, gün gelir, diz çöküp yalvarırsın, al artık canımı Allahım,” diye beddua etmektedir.

Cihan orada artık daha fazla kalamayacağı için yine Balaban’ın yardımlarıyla gemiyle İstanbul’dan ayrılır. Roma, Fransa, İngiltere ve İspanya’ya sonra da Portekiz’e gider. İyice yaşlanmıştır ama dinçtir. Sonunda yüz beş yaşındayken Portekiz’den bir gemiye binerek Hindistan’a ulaşır. Sene 1632, Cihan yüz sekiz yaşında… Yazarımız Cihan’ı Agra’da Şah Cihan’ın sevgili eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı Tac Mahal’in mimarlarından biri olarak gösterir. Üstelik aslında Mimar Sinan’ın öğrencisi ve Tac Mahal’in mimarlarından biri olan İsa Ustayı da kendine yardım etmesi için Hindistan’a Cihan’ın çağırdığını kurgular. Şah Cihan adaşına iyi yürekli bir zevce bulur, evlenirler. Bir sel felaketinde kocasını kaybetmiş olan kadın hamiledir, doğan çocuğa Sinan Çota Mutemid adını koyarlar. Tac Mahal’in kubbesinin tasarlanması görevi de Cihan’a verilmiştir.

Elif Şafak, Cihan’a atfettiği  “öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…” cümlesiyle kitabı bitirmektedir ve arkasından yazarın notu başlıklı bölümde de Mimar Sinan’ı farklı bir cepheden anlatmak istediğini, romanın akışı içinde sürekliliği sağlamak amacıyla bazı tarih kaydırmaları yaptığını ve gerçek karakterlerin arasına yerleştirdiği kurmaca karakterleri anlatmakta. Kitap Şafak’a göre gerçeklerden beslenen, kat kat inşa edilen bir öte evren, başından sonuna kadar sadece bir düş.

Elif Şafak’ın Mimar Sinan’ı bir başka gözle anlattım dediği romanın ana kişisi aslında Sinan değil, Cihan. Cihan, ustasının dünyada tanıdığı en akıllı insanlardan biri olduğunu söylese de zaman zaman o da Davud’un kinine sebep olan sadece işini düşünmesini, insani hislerini belli etmemesini eleştiriyor. Özellikle bazı tarihi karakterlerin; Mihrimah Sultan, Hesna Hatun ve Mimar Sinan’dan sonra ser mimarlığa atanan Davud ağanın ‘kötü karakter’ diyebileceğimiz bir şekilde yeniden kurgulanmış olması çok dikkat çekici. Kitaptan akılda kalanlar, ne Mimar Sinan’ın hayatı, çalışma şekli, eserleri ne de o çağın İstanbul’unun mimari özellikleri.Kişisel hırsların, tertiplerin, kumpasların, kıskançlıkların tarihe ve mekâna yansımaları üzerine oldukça detaylı, her konuya değinmeye çalışan, her alt hikâyeyi dallandırıp budaklandıran bir yöntemle ve tarihi, tarihi kişilikleri muhtemelen gerçekte hiç de öyle olmadıkları gibi yeniden yaratan bir kitap Ustam ve Ben. Yazarın notu olarak eklenen son bölüm de bir takım yanlış anlamaların önüne geçme çabasının somutlaşmış hâli.

Vietnam gazisi yazar Tim O’Brien, “gerçeğin gerçeğe yetmediğinde gerçeğe ulaşmak içindir kurmaca,” diyor. Fazla söze gerek yok…

Önceki İçerikMayıs 2020 Seçkin Akademik Takvim (Online)
Sonraki İçerikAndrea Bocelli konseri canlı yayın…

Cevapla

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz