Her Şey Satılık: Truman Show

249
TRUMAN SHOW eleştiri
Desen: Türkiz Özbursalı

Her Şey Satılık

[Truman Show] 
Türkiz Özbursalı

 

Truman Show Avustralyalı yönetmen Peter Weir’in Yeni Zelandalı yazar Andrew Niccol’ün senaryosundan yola çıkarak; Jim Carrey, Ed Harris, Laura Linney, Natascha Mc Elhone ve Noah Emmerich gibi önemli oyuncularla çektiği 1998 tarihli sinema tarihinin önemli bir filmi. Aslında bir distopya…

Daha sonraları “Truman Show Sendromu” adı verilen bir hastalıkla ilişkilendirilen filmin bir çeşit paranoya şeklinde gelişen bu hastalığın ortaya çıkmasına yardım ve yataklık ettiği de iddia edilmekte. Psikiyatrist Joel ve Jan Gold kardeşlerin “Truman Show Sendromu” adıyla tanımladıkları söz konusu rahatsızlıktan muzdarip kişiler sürekli olarak izlendiklerini hissettiklerinden kendilerini filmin başkahramanı Truman Burbank ile özdeşleştirmişler.

Film, televizyon yapımcısı ve medya patronu olan Christopher tarafından daha doğmadan ailesinden satın alınan ve bu gerçeklikten hiç haberi olmayan Truman Burbank’ın tüm hayatının gerçek zamanlı bir reality şov olarak bütün dünyaya servis edilmesini hikâye etmekte.

Truman bir sigorta şirketinde çalışır, evli ve mutludur

Tamamen bir film platosu olarak kurgulanmış Seaheaven adlı bir adada yaşamakta olan Truman bir sigorta şirketinde çalışan, evli ve mutlu, çevresiyle barışık, komşularıyla iyi ilişkiler içerisinde olan bir adamdır. İçinde olduğu kurmaca dünyadan bihaber olan Truman, senaryo gereği bir deniz kazasında babasını kaybettikten sonra edindiği su fobisi nedeniyle yaşadığı kasabadan ayrılamamakta ve bu şekilde oynanan “oyun” sorunsuzca devam etmektedir.

Truman’ın her hareketi, binlerce sabit kamera ve hepsi birer oyuncu olan kasaba sakinlerinden oluşan cast ekibiyle birlikte 24 saat kesintisiz olarak milyonlarca izleyiciye ulaştırılmaktadır. Çeşitli reklamlar ve ürün yerleştirme ile canlı yayında sunulan her şey satılabilir birer meta olarak izleyicinin zihnine âdeta çakılıp, dayatılır. Doğumu, eğitim hayatı, aşk hayatı, evliliği senaryo gereği kurgulanmış; doğal afetler ve kazalar konusunda sürekli sübliminal mesajlarla kontrol altında tutulan Truman, içinde rol aldığı şovun tek gerçek kişisi ve aynı zamanda her hareketi ile milyonları kendine kilitleyen tek öznesidir.

Medya patronunun şovun devamı için neleri göze alabileceğine şahit oluyoruz

Frankfurt Okulu’nun “Eleştirel Teorisyenler”inin kültür endüstrisi çerçevesinde, kitlelerin sahip olduğu kültürel değerleri etkileyip biçimlendirmek üzere kendi ekonomik ve ideolojik gücünü kullanan bir medya patronunun şovun devamı için neleri göze alabileceğine da şahit oluyoruz film boyunca.

Burada küçük bir parantez açarak; kısaca Frankfurt Okulu’na ve teorisyenlerine göz atalım. Theodor Adorno ve Max Horkheimer’la özdeşleşen Frankfurt Okulu’na göre eleştirelliğin esas amacı, mevcut toplumsal yaşam pratiğini aşmak yani toplumsal düzeni değiştirmektir ve Pozitivizm doğru bir toplumsal yaşam kavrayışına ulaşamadığından bu alanda yetersiz kalmaktadır. Frankfurt Okulu’nun başlangıçta, “filozoflar dünyayı yalnızca -çeşitli biçimlerde- yorumlamışlardır; sorun onu değiştirmektir”[1] tezini (Marks’ın 11. tezi) ve Marks’ın “meta” kavramını kabul etmesine rağmen Adorno’nun kapitalist toplum karşısında Marksizmi bir “yol” olarak görmediğini de söylemek gerek. Adorno, kapitalist toplumu eleştirirken, toplumun “tüketim hastalığı”ndan müptela oluşunu öne çıkarır. Ona göre toplumdaki bireyler çevrelerindeki, kullandıkları nesnelerin kölesi olmuşlardır ve insan bilincindeki değişimler onları bir makinenin parçaları hâline getirir. Sonuçta, özellikle Adorno’da vücut bulan kapitalizmin ekonomi-politik eleştirisinden kaçınarak “ideolojik eleştiri”yle yetinen Frankfurt Okulu sadece Weberci bir alanda kalarak; sistematik, ayrıntılı, sınıf özelliklerini dikkate alan bir senteze ulaşamamıştır. Adorno ve Horkheimer, kapitalist hegemonyadan çıkışta radikal toplumsal değişim/dönüşümlere yol açacak toplumsal örgütlenme modellerinden hiç söz etmezler. Baskı altındaki insanların sınıf bilincinden bahsedilemeyeceği savıyla işçi sınıfına hep mesafeli davranıp toplumsal hareketlerle paralel ve anlamlı ilişkiler kurmamışlardır. Pratiği göz ardı edip teorik kavramlar arasına sıkışan Adorno ve Horkheimer; daha genel bir deyişle Frankfurt Okulu bu anlamda postmodern düşünceye de kaynaklık etmiştir.

İletişim araçlarına dayalı oluşan popüler kültür fikrî temeli oluşturmakta

Eleştirel Teori’nin özündeki kitle iletişim araçlarının kitle kültürünü oluşturması ve kültürün popülerleşmesi Truman Show’un dayandığı fikrî temeli oluşturmaktadır. Yeniden üretilen popüler kültür medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmakta; hegemonik ideoloji, hepsi birer meta ürünü olan ve herhangi bir sanatsal değer taşımayan nesneleri görsel formatta insanlara arz etmektedir. Filmde egemen ideolojinin yarattığı kültür endüstrisinin geniş kitlelere ulaştırılması ve bu küresel boyuttaki etkilemenin müsebbibi olarak biz sadece yapımcı Christopher’ı görüyoruz ki bu da şovun izleyicileri için pek bir anlam ifade etmese de filmin izleyicisi olan bizler için bir soru işareti oluşturmakta. Çünkü bilindiği üzere egemen ideolojinin bileşenleri âdeta bir konsorsiyum gibi çalışır ve “iş”lerini gördürecekleri profesyonelleri vardır; Christopher gibi… Söz konusu ideoloji ve onun ürünü olan kültür kendi içinde de çelişkiler barındırır. Çünkü bir uzlaşmayı ifade eder. Birbirine rakip muhtelif egemen bileşenlerin bir uzlaşması, karşılıklı ödünleri, ortak çıkarları çerçevesinde yapılanır.

Filmin başında şovun yapımcısı Christopher, oyunculukların sahte ama canlı yayında görülen her şeyin gerçek olduğunu söyler. Gerçekten de şovdaki  her şey satılıktır. Şovun izleyicisi, Truman’ın kullandığı-kullanmadığı her şeyi satın alabilecek, tüketebilecektir. Seyirci her gün; programı izlediği süre boyunca Truman’ı da tüketir ve ertesi gün, tekrar televizyonu açtığında, yeniden üretilmiş Truman’ı tüketmeye devam eder. İzleyici bir yanıyla da Truman’ın yanındadır, onu sever; onunla etkileşim hâlindedir. Bu nedenle, Truman’ın ölü bildiği babasıyla tekrar karşılaşmasında da, üniversitede iken hoşlandığı  ve Lauren diye bildiği, gerçek adıyla Silvia ile karşılaştığında da hep onu destekler. Truman izlendiğinin farkında olduğunda da bu sahte dünyadan kurtulmak için planlar yaptığında, “oyun”un başka bir evresine geçerek rol yapmaya başladığında da hep Truman’dan yanadır izleyici; ama pasif olarak. Onun çaresizliğini görüp, ne bu oyunu bozmaya kalkar ne de izlemeyi bırakır. Oysa, bu şov sadece ve sadece izleyicisi olduğu sürece devam edecek ve Truman’ın acıları son bulmayacaktır. Filmin sonunda Truman’ın bu sahte dünyadan kurtulduğu anda ise izleyicileri televizyon başında yeni maceralara doğru akarken görürüz.

Biraz da Truman’ın içine doğduğu ve sıkışıp kaldığı platonun fiziksel özelliklerine bakalım.

Seaheaven adası tipik bir Amerikan banliyö yerleşmesi gibi tasarlanmış; az katlı, bahçe içinde ahşap evlerden oluşmuş. Gökyüzü, güneş, ay, bulutlar, deniz, gece-gündüz; her şeyin sahte/dekor olduğu gibi yapılar da set dekoru. Bu kurgu mekân binlerce gizli kamerayla izlenmekte ve “ay”ın içinde konuşlanmış yapım ekibi tarafından yönetilip yönlendirilmekte. Gün dönümleri, iklimsel olaylar hep yapay olarak kontrol odasından yaratılmakta. Truman her sabah evinden çıktığında oyuncular kulaklarındaki kontrol odasından gelecek direktifleri aldıkları kulaklıklarıyla platoda yerlerini almış vaziyetteler. Truman’ın filmin başında komşularına söylediği “günaydın, görüşemezsek tünaydın, iyi akşamlar ve iyi geceler,” temennisiyle ete kemiğe bürünen mutlu kasaba yaşamı senaryosu, Truman’ın Fiji’ye gitme hayali ve çeşitli dergilerden keserek kolajını yaptığı hayalindeki kız arkadaşı nedeniyle farklılaşmaya başlayacak, gerçeklerin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla Truman’ın adadan kaçmak için denize açılması, Chistopher’in her ne pahasına olursa olsun onun adadan/setten ayrılmasına engel olma çabaları doğal rutini taklit eden şovun iyice gerçek dışına çıkmasına neden olacaktır.

Yapımcı Christopher, bir yelkenliyle denize açılan Truman’a yarattığı fırtına efektleriyle zorlu sekanslar yaşatır. Filmin sonunda, içinde olduğu yatın ufuk hattını oluşturan pano-duvara çarpmasıyla kurgu mekânın sınırına geldiğini anlayan Truman, merdivenlerden çıkarak onu “dışarı”ya ulaştıracak kapıya varır.

Film, tüketim toplumunu, bir yanılsama içindeki bireyin kurtuluş çabalarını ele alıyor ama bazı detayları da göz ardı ediyor ya da biz başka şeyleri de görmek istediğimizden tam tatmin olamamış olabiliyoruz. İçinde yaşadığımız küresel sistem; egemen güçleri, bileşenleri, yardımcıları ve yardakçılarıyla, kazananı ve kaybedeniyle, kurbanlarıyla bir bütün. Film bu bütünün bir bölümünü gözler önüne sererken, perde arkasındaki esas “patron”lar ve bazı teknokratlarla; çok önemli gizli kahramanlarla tanışamıyoruz: Kurgu mekânın tasarım ve inşasında yer alan bilimsel-teknik ekip. Söz konusu reality şovun içinde görsellik kazandığı mekânları tasarlayan, hesaplayan, fiziksel olarak gerçek kılan mimar ve mühendislerin katkısını, sorumluluğunu, dahlini yok sayabilir miyiz?

Günümüzün küresel tüketim toplumunda mimarlık ve mühendislik sektöründe görev yapanlar hangi etik kurallar çerçevesinde mesleklerini icra ederler; kendi üretim ilişkilerinin mevcut ve gelecekte oluşacak fiziksel çevreye, toplumsal kültüre, sanata, üretime yansımaları nasıldır? Hangi tür toplumsal örgütlenme modelleriyle, dayatılan tüketim şekil ve ilişkilerinden kurtulabiliriz?  gibi cevabını arayan soruları da akla getiren ama çözümü göstermeyen Truman Show açıklığa kavuşmamış daha pek çok noktayı sorgulattığı için de film endüstrisinin önemli bir dönüm noktasıdır.


[1]     Frederich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefeninin Sonu, İnter Yay.,İstanbul, 1999, s. 68

 

Önceki İçerikVarlık Haziran 2020: Yeni Bir Başlangıç Mümkün mü? Koronavirüs ile Sınırda Düşünmek
Sonraki İçerik18 – 23 Mayıs Gazete Tirajları

Cevapla

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz